Bir Gün Tek Başına, usta yazar Vedat Türkali'nin 1974 yılında yayımlanan ilk ve en önemli romanıdır. Eser, Türkiye'nin yakın siyasi tarihini ve bireysel bunalımları çarpıcı bir aşk hikayesi fonunda işleyen, modern Türk edebiyatının en güçlü toplumcu gerçekçi klasiklerinden biri olarak kabul edilir. Çıktığı dönem büyük ses getiren eser, 1974 Milliyet Yayınları Roman Ödülü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı'na layık görülmüştür.
Roman, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen öncesindeki Demokrat Parti döneminin son aylarını kapsayan kasvetli ve hareketli günleri anlatır. Bir yanda ülkeyi saran siyasi çalkantılar, öğrenci olayları ve baskı rejimi varken; diğer yanda bu kaosun tam ortasında yeşeren, çatışmalarla dolu imkânsız bir aşk hikâyesi yer alır.
Romanın merkezindeki Kenan, Türk edebiyatındaki tutunamayan, yabancılaşmış aydın tiplemelerinin en somut örneklerinden biridir. Kenan, gençliğinde sol eylemlere katılmış ancak polis sorgusunda yediği tek bir tokatla çözülerek arkadaşlarını yarı yolda bırakmıştır. Bu an, onun tüm hayatını belirleyen bir kırılmadır. Korkusu yüzünden ideallerinden vazgeçen Kenan, zengin bir ailenin kızı olan Nermin ile evlenerek burjuva düzenine sığınır. Açtığı kitapçı dükkânı, onun aydın kimliğini tatmin ettiği sahte bir sığınaktır.
Kenan sürekli olarak vicdan azabı ve suçluluk duygusu içinde yaşar. Kendi korkaklığını rasyonalize etmeye çalışsa da içten içe kendinden nefret eder. Vedat Türkali, Kenan üzerinden dönemin eyleme geçemeyen, sadece konuşan ve konforundan vazgeçemeyen aydın kesimini sert bir şekilde eleştirir.
Günsel, Kenan'ın tam zıttı bir karakter olarak kurgulanmıştır ve romanda umudu, cesareti ve devrimci iradeyi temsil eder. Günsel, Kenan'ın hayatına girdiğinde sadece aşkı değil, Kenan'ın yıllar önce gömdüğü ideallerini ve vicdanını da uyandırır. Kenan, Günsel'de kendi gençliğini ve kaybettiği onurunu görür. Günsel, inandığı değerler uğruna bedel ödemeye hazır, net ve cesur bir karakterdir. Kenan'ın kararsızlıkları, korkuları ve mülkiyetçi aşk anlayışı karşısında dik durur. Romanın sonunda Kenan'ı terk etmesi, bireysel kurtuluşun değil, toplumsal mücadelenin ve ilkeli duruşun bir zaferidir.
Vedat Türkali, 1960 askeri darbesine giden süreci bir tarihçi gibi değil, bir sosyolog gözüyle toplumsal psikoloji üzerinden aktarır. Tahkikat Encümenleri, üniversitelerdeki öğrenci olayları, polis baskısı ve sokağa çıkma yasakları romanın atmosferini boğucu kılar. Bu boğucu siyasi hava, Kenan'ın içsel sıkıntılarıyla paralellik gösterir. Roman; statükoyu korumak isteyen burjuvaziyi (Nermin ve ailesi), uyanışa geçen işçi ve öğrenci hareketini (Günsel ve arkadaşları) ve bu iki ateş arasında kalan kararsız aydınları (Kenan) muazzam bir netlikle karşı karşıya getirir.
Vedat Türkali'nin uzun yıllar sinemada senarist ve yönetmen olarak çalışması, romanın anlatım tekniğini doğrudan etkilemiştir.
Bilinç Akışı ve İç Monolog: Vedat Türkali, Kenan'ın geçmişteki polis sorgusunu, korkularını ve vicdan azaplarını okuyucuya aktarırken bilinç akışı tekniğini kusursuz kullanır. Okuyucu, Kenan'ın zihnindeki kaosu ve sıçramaları doğrudan hisseder.
Kamera Estetiği (Montaj Tekniği): Yazar, İstanbul sokaklarındaki eylemleri, gazete manşetlerini, telsiz seslerini ve karakterlerin iç seslerini bir film şeridi gibi kurgular. Sahneler arası geçişler çok hızlı ve görsel açıdan zengindir.
Romanın adı, eserin felsefi özünü taşır. İnsanın hayatta ne kadar kalabalıklar içinde olursa olsun, nihayetinde kendi ahlaki seçimleriyle, korkularıyla ve vicdanıyla tek başına yüzleşmek zorunda olduğunu simgeler. Kenan, hayatı boyunca bu yalnızlıktan kaçmaya çalışmış, ancak en sonunda kendi korkaklığının hapishanesinde yapayalnız kalmıştır. Günsel ise idealleri uğruna tek başına kalmayı göze alabilen gerçek özgürlüğü temsil eder.
Bir Gün Tek Başına, sadece bireysel bir aşkın bitişini değil; bir aydının ahlaki, psikolojik ve toplumsal olarak tamamen çöküşünü ilan eden, Türk edebiyatının en sarsıcı finallerinden birine sahiptir.