Sait Faik Abasıyanık kimdir?
Türk edebiyatının sıradan insanı, denizi, balıkçıları ve doğayı en yalın dille anlatan "insan sevdalısı" kalemi Sait Faik Abasıyanık, modern Türk öykücülüğünün en büyük kurucularından biridir.
Doğumu: Gerçek adı Mehmet Sait olan yazar, 23 Kasım 1906 yılında Sakarya'nın Adapazarı ilçesinde zengin bir kereste tüccarının oğlu olarak doğdu.
Eğitim Hayatı: İlköğrenimini Adapazarı’nda tamamladı. İstanbul Erkek Lisesi'nde başladığı lise eğitimine, bir öğretmene yapılan şaka nedeniyle sınıfının dağıtılması üzerine Bursa Erkek Lisesi'nde devam etti ve oradan mezun oldu.
Üniversite Süreci: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi ancak Uygurca öğrenmek istemediği için iki yıl sonra okuldan ayrıldı. Daha sonra babasının isteğiyle ekonomi okumak üzere İsviçre'nin Lozan kentine gitti.
Fransa Dönemi: İsviçre'de çok kısa kalan yazar, Fransa'ya geçerek 1931-1935 yılları arasında Grenoble şehrinde yaşadı. Buradaki bohem yaşam tarzı, kafeler, Fransız edebiyatı ve sokak kültürü, onun sanatsal kişiliğinin ve kuralsız öykü tarzının temelini oluşturdu.
Ülkeye Dönüşü: 1935'te Türkiye'ye döndükten sonra babasının ısrarıyla ticaret yapmayı denedi (kereste ve zahire dükkanı açtı) ancak başarılı olamadı. Halıcıoğlu Ermeni Mektebi'nde bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. Haber gazetesinde adliye muhabirliği deneyimi oldu. Hiçbir kurumsal mesleğe uyum sağlayamadı ve hayatını sadece yazarak geçirmeye karar verdi.
Yaşama Bakışı: Tam bir hümanistti. İnsanları unvanlarına, zenginliklerine göre değil; sadece "insan" oldukları için severdi. Onun için en meşhur sözü felsefesini özetler: "Her şey bir insanı sevmekle başlar."
Edebiyat Çevresi: Kendisini hiçbir edebi topluluğa veya akıma ait hissetmedi. Beyoğlu'ndaki entelektüel çevrelerle ve kıraathanelerdeki yazar dostlarıyla (örn: Yaşar Kemal, Sabahattin Ali) görüşse de vakit geçirmeyi en çok sevdiği kesim; Galata Köprüsü'ndeki hamallar, balıkçılar, işçiler ve çocuklardı.
Uluslararası Başarısı: Sait Faik, hiçbir yerli edebi topluluğun resmi üyesi olmamıştır; ancak dünya çapında bir başarıya imza atarak ABD'deki Uluslararası Mark Twain Derneği'nin onur üyeliğine seçilmiştir (1953). Türkiye'den bu şerefe Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra layık görülen ikinci kişidir.
1938 yılında babasını kaybettikten sonra annesi Makbule Hanım ile kışları Şişli'de, yazları ise Burgazada'daki köşklerinde kalmaya başladı.
Hastalık Dönemi: 1948 yılında yazara siroz teşhisi kondu. Hastalığının ilerlemesi, doktorların ona sakin ve stressiz bir hayat önermesi sebebiyle ömrünün son on yılının neredeyse tamamını Burgazada'da inzivada, doğa ve denizle baş başa geçirdi. Ada halkı ve balıkçılar onun en yakın dostları ve hikaye kahramanları oldu.
Vefatı: Hastalığına bağlı krizler neticesinde 11 Mayıs 1954 tarihinde henüz 48 yaşındayken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.
Sait Faik, ölümünden önce annesinin de desteğiyle hazırladığı vasiyetinde tüm mal varlığını ve kitaplarının telif gelirlerini Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışladı. Bu bağış sayesinde bugün hâlâ Darüşşafaka bünyesindeki öksüz ve yetim çocukların eğitim masrafları karşılanmakta ve yazarın anısına her yıl Sait Faik Hikâye Armağanı düzenlenmektedir. Ayrıca Burgazada'daki evi günümüzde müze olarak ücretsiz ziyaret edilebilmektedir.
Modern Türk hikayesinin bu büyük ustası ardında çok sayıda ölümsüz eser bırakmıştır:
Öykü Kitapları: Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağ'da Var Bir Yılan, Az Şekerli, Tüneldeki Çocuk.
Romanları: Medarı Maişet Motoru (Sonraki adıyla Birtakım İnsanlar), Kayıp Aranıyor.
Şiir Kitabı: Şimdi Sevişme Vakti.
En İkonik ve Bilinen Öyküleri
Semaver: İşçi bir genç olan Ali’nin annesiyle yaşadığı sabah huzurunu ve annesinin ani ölümünün yarattığı derin boşluğu anlatan, yazarın erken dönem başyapıtıdır.
Son Kuşlar: Doğanın insanoğlu tarafından açgözlülükle yok edilişini, adadaki kuşların küsüp gidişini anlatan; günümüz çevre sorunlarına ve ekolojik bilince on yıllar öncesinden ışık tutan en güçlü öyküsüdür.
İpekli Mendil: Yazarın Bursa Erkek Lisesi'ndeyken kaleme aldığı ilk öyküsüdür. İpek fabrikasında çalışan hırsız bir çırağın aşkı uğruna göze aldığı trajik sonu son derece duygusal bir dille aktarır.
Lüzumsuz Adam: Beyoğlu sokağında, kahvehanelerde ve mahalle arasında hiçbir amacı olmadan aylakça dolaşan bir adamın iç dünyasını ve yalnızlığını modern bir üslupla işler.
Stelyanos Hrisopulos Gemisi: Burgazada'daki balıkçı çocuklarının dünyasını ele alır. Yaşlı bir marangoz dedenin torunu için yaptığı oyuncak geminin, diğer çocuklar tarafından kıskançlıkla batırılışını ve çocuk dünyasındaki masumiyet ile acımasızlığı anlatır.
Alemdağ'da Var Bir Yılan: Sait Faik'in son dönemine ait, gerçeküstücü ve gerçekçi unsurları harmanlayan sıra dışı bir öyküdür. Yalnızlık, İstanbul'un kalabalığı ve yabancılaşma temalarını şairane bir dille işler.
Mahalle Kahvesi: Sıradan insanların, esnafın ve emekçilerin bir araya geldiği kahvehane kültürünü, oradaki canlı insan manzaralarını ve toplumsal ilişkileri yazarın gözlemci gücüyle yansıtır.
Sait Faik'in bir başyapıt olarak bizlere bıraktığı üç önemli öyküsü ise şunlardır : Hişt... Hişt, Haritada Bir Nokta ve Dülger Balığının Ölümü.
Sait Faik Abasıyanık’ın bu üç öyküsü, onun edebiyatının zirve noktalarını oluşturan, her biri ayrı birer felsefi derinliğe ve edebi başkaldırıya sahip şaheserlerdir. Bu üç öykü, yazarın insana, hayata ve yazma eylemine bakışını en net görebileceğimiz metinlerdir.
Hişt... Hişt:
Yaşama Tutunma Arzusu ve İletişim Arayışı
Bu öykü, yazarın son dönem başyapıtı olan Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabında yer alır. Sait Faik bu dönemde ağır hastadır (siroz) ve derin bir yalnızlık içindedir.
Hikayenin Özü: Kahramanımız yolda yürürken arkasından sürekli bir "hişt" sesi duyar. Sağa sola bakar; sesin bir kuştan mı, bir hayvandan mı, havadan mı yoksa bir insandan mı geldiğini çözmeye çalışır. Kimseyi bulamaz ama o sesi aramaya devam eder.
Metaforik Anlamı: Öyküdeki "hişt" sesi, aslında yaşamın kendisinin insana seslenişidir. İnsanın dünyada yalnız olmadığını hissetme, doğayla ve diğer canlılarla bağ kurma arzusudur. Sait Faik, modern insanın içine düştüğü mutlak yalnızlığı bu gizemli ses üzerinden anlatır.
Ölümsüz Mesajı: Öykünün son cümlesi edebiyat tarihimize kazınmıştır: "Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten gelsin... Gelsin de nereden gelirse gelsin... Bir hişt sesi gelmedi mi fena." Yazar burada bize, hayatta kalabilmek için dış dünya ile en küçük bir bağa, ufak bir selamlaşmaya bile ne kadar muhtaç olduğumuzu fısıldar.
Haritada Bir Nokta:
Adalet Arayışı ve "Yazmasam Deli Olacaktım"
Bu öykü, yazarın hem toplumla olan içsel çatışmasını hem de neden yazmak zorunda olduğunu ilan ettiği manifestosudur.
Hikayenin Özü: Şehir hayatının ikiyüzlülüğünden ve kötülüğünden kaçan anlatıcı, haritada küçücük bir nokta olarak gördüğü bir adaya (Burgazada'ya bir göndermedir) sığınır. Orada sadece balıkçıları izleyecek, huzur bulacak ve artık asla yazı yazmayacaktır. Ancak bir gün limanda, adil olmayan bir paylaşıma şahit olur: Bütün gün emek veren yoksul bir balıkçıya hakkı olan balıklar verilmez, zorbalar tarafından hakkı yenir. Çevredeki kimse de buna ses çıkarmaz.
Metaforik Anlamı: Ada, yazarın sığındığı "temiz ve namuslu bir dünya" ütopyasıdır. Ancak Sait Faik, insanın olduğu her yerde adaletsizliğin, hırsın ve kötülüğün de kaçınılmaz olarak var olduğunu acı bir şekilde fark eder.
Ölümsüz Mesajı: Gördüğü bu haksızlık karşısında susamayacağını anlayan yazar, eve koşar, kağıda kaleme sarılır. Türk edebiyatının en sarsıcı, en ünlü kapanış cümlesi bu öyküye aittir: "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Yazmasam deli olacaktım." Yazar, yazmayı lüks bir uğraş değil, adaletsizliğe karşı bir varoluş çığlığı olarak tanımlar.
Dülger Balığının Ölümü:
Çevrenin Güzelliği Yok Etmesi ve Metamorfoz
Bu öykü, Sait Faik'in doğa/hayvan sevgisini ve insan eliyle yaratılan vahşeti anlatan en hüzünlü ekoeleştirel metinlerinden biridir.
Hikayenin Özü: Hikaye, denizden çıkarılan ve balıkçıların "en çirkin balık" olarak nitelendirdiği bir dülger balığının dakikalarca süren can çekişme anını anlatır. Balık karaya çıktığında, üzerindeki şeffaf zarlar ve pullar acıyla titremeye başlar. Bu aslında görkemli bir ölüm dansıdır.
Metaforik Anlamı: Yazar, dülger balığının bedeninde ve can çekişmesinde kendisini ve toplum tarafından dışlanan, "farklı, tuhaf, çirkin" bulunan tüm hassas insanları sembolize eder. Dülger balığı aslında mitolojide eskiden çok korkunç bir canavardır ancak Hz. İsa ona dokunup sakinleştirmiştir. Balık artık uysal ve korkaktır.
Ölümsüz Mesajı: Sait Faik öykünün sonunda çok sert bir insan eleştirisi yapar. Eğer bu balık bizim dünyamıza (havaya) alışırsa, biz insanoğlu onun bu hassaslığını, şairliğini, iyi yürekliliğini çekemez; onu canından bezdiririz der. İnsanların içindeki güzellikleri söküp atan toplum baskısını eleştirerek şu dehşetli uyarıyı yapar: "Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız."
Özetle;
Sait Faik bu üç öyküde; Hişt ile bize "yaşamak için birbirimize muhtacız" derken,
Haritada Bir Nokta ile "dünyadaki adaletsizliğe karşı susamam, yazmalıyım" diye haykırır.
Dülger Balığının Ölümü'nde ise insanoğlunun içindeki o yıkıcı, güzellikleri katleden çiğ tarafı yüzümüze çarpar.
Edebiyatı salonların şatafatından, büyük ideolojilerin boğucu sınırlarından çıkarıp denizin tuzuna, balıkçı ağlarına, Galata Köprüsü'ndeki hamallara ve sokağın kalbine taşıyan büyük usta... O, hayatı ve insanı hiçbir kalıba sığdırmadan, sadece var oldukları için katıksız bir şefkatle kucaklayan modern bir derviştir.Mekanikleşen dünyanın tüm gürültüsüne, adaletsizliğine ve acımasızlığına karşı; Burgazada’nın sessizliğinden tüm insanlığa seslenmiş, bize durup bir 'hişt' sesini dinlemeyi, dülger balığının can çekişindeki o hüzünlü zarafeti görmeyi öğretmiştir. Yazmayı fildişi kulelerde üretilen lüks bir uğraş değil, dünyaya karşı bir adalet borcu ve varoluş çığlığı olarak görmüş; 'Yazmasam deli olacaktım,' diyerek kendi ruhunu kelime kelime sayfalara üflemiştir.Sıradan olanı büyüleyici, günlük olanı ölümsüz kılan o kuralsız, samimi ve rüzgarlı üslubuyla Türk öykücülüğünde tek başına bir ihtilal gerçekleştirmiştir. Mal varlığını ve kelimelerini kimsesiz çocukların geleceğine miras bırakacak kadar büyük bir yüreğe sahip olan Sait Faik, insan kokan öyküleriyle Türkçenin en taze, en tükenmez nefesi olarak sonsuzluğa akmaya devam ediyor.